Undone

Belki de delilik aile geçmişimizden gelen pişmanlık ve eksiklikleri düzeltme dileğinin bir tezahürüdür…

Yetişkin insanlarız şunun şurasında. Az çok (Türkiye şartlarına rağmen) stabil bir hayatımız, hayatı çevirebilmeye yetecek gelirimiz, sevenlerimiz ve sevdiklerimiz var. Ama bir şeyler eksik sürekli. Bir tatminsizlik var hayatımızda sürekli hatırlanan. Bir korku. İyinin de iyisi olmasa dahi hayatımızda kötü bir şey olmadığında dahi sürekli gerginiz. Bir şeylerin ters gitme olasılığı veya bizatihi istediğimiz gibi olmaması korkusu. İstediğimiz şeyler gerçekleştiğinde de “bu muymuş?” deme ihtimalimiz. Sürekli bir buhrandan çıkıp diğeri ile yüzleşen insanlara değil lafım. Onlara dünyadaki tüm cesaret ve metaneti dilerim ama biz “tuzu kurular”ın şımarıklığı nedendir acaba?

Psikolog olma gibi bir iddiam yok. Başkalarına göre ufak addedilebilecek bir sarsıntıda dahi yokuş aşağı insanların hayatlarının sürüklenmesi bana şaşırtıcı gelmiyor. Kimisi vardır büyük acılara ve sıkıntılara göğüs gerip, bunları geride bırakabilecek metanete sahiptir, kimisi de ilk rüzgarda teknesine hakim olamayıp alabora olur. Aslında bu sıkıntıların önemli kısmı (buraya çok önemli bir bence şerhi gelecek) ailemizden bize miras kalıyor. Kendi yaşadıklarım değil, etraftan duyduklarım ve insanların kendi hayatlarına dair yazdıklarından öğrendiğim çocukluktan kalan büyük bir yükle yetişkin hayatımıza giriyoruz. Kalan ömrümüzde ailemizle deneyimlediğimiz şeyleri başka insanların üzerine yorumlayarak bir nevi hayatımızı idame ettiriyor gibiyiz. Çocuklukta yaşadıklarımızın başka insanların üzerindeki yankıları o kadar varyasyon yaratıyor ki zaman algımız çoğunlukla şaşıp kalıyor.

Genelde izlediğim şeylerle ilgili aşırı süslü şeyler yazmaktan kaçınırım. Bunun iki önemli sebebi var:

  1. Okuyucunun (kısıtlı bir sürede dikkati dağılıp yazıyı kapatabilecek bir canlı türü) sıkılmasını bertaraf etmek
  2. Okuyucunun (ve kendimin) yazıyı okurken abartılı, sanki hiç olmayan niteliklerle süslenmiş bir şey yazıyormuşum gibi hissine kapılmasını önlemek, ki bu daha önemli. Düşünceleri yanlış aktarmak bazen en az yalan kadar kötü olabilir.

Ama Undone için yukarıda okuduğunuz giriş yazısını yazmak zorunda hissettim kendimi çünkü kendisi tam olarak bu. BoJack Horseman dizisinin yapımcılarının elinden çıkan bu iş Prime’ın mücevheri. Motion capture oyuncular, elle çizim geri kalan her şey. Ama görsel olarak gerçekten çıtayı baya yukarı taşımışlar. Geçişler (özellikle 2. bölümde hastanede geçen sahnelerden itibaren başlayan) o kaotik sahne kesişmeleri, renklerin en karmaşık anlarda bile duru ve göz yarmayan harmonisi… Alma Diaz’a can veren Rosa Salazar bu sene Alita: Battle Angel’dan sonra 2. defa karşımıza animasyonlanmış (kelimeyi uydurdum) bir şekilde çıkıyor. Oyuncuların hepsi çok iyi ama Bob Odenkirk sanki kendisini Breaking Bad veya Better Call Saul’da izliyormuşuz gibi hissettiriyor. Onun mimikleri, vücut dili, sesi ve tonlaması role cuk oturmuş. Aslında bunu tüm oyuncular için söylemek mümkün. Motion capture ile kaliteli oyuncuları interaktif bir yağlıboya içine yerleştirmiş gibiler sanki.

Konuya gelirsek. Yas ve korkunun insanın üzerine büyüdükçe kalan izlerini, geçmişe dair “keşke”leri iradesiyle harmanlanması olarak düşünebiliriz. Çocukluktan bugüne gelen travmalarımızın yükünü üzerimizi hissettikçe ömrümüzün yılları daha ağır ve zor geçmeye başlıyor. Zaman algımız değişiyor bir nevi. Peki bunları değiştirme imkanımız olsaydı nasıl yapabilirdik? Yani bugünden mutlu olduğumuz şeyleri feda eder miydik onların uğruna? Şimdinin mutluluklarını ne dereceye dek ıskalayabilirdik? Özellikle hayatımızdaki insanlar, bir kısmını bizim yarattığımız, zor sınavlara tabi tutulurken…

İyi oyunculuklar, kaliteli çizimler ve derin bir konu Undone yapımcı ekibine yeterli gelmemiş olacak ki tüm bu saydıklarımı (birkaç yerde patlak verse de seve seve gözardı edebileceğimiz tutarsızlıkları saymazsak) düzgün bir kurgu, etkileyici ve anın ruhun uygun müzikler ve harika bir finalle taçlandırmışlar.

Son söz: BoJack Horseman’in içeriğinden ve anlatma şeklinden rahatsız olsanız dahi tereddüt etmeyin sakın. Duygu sömürüsüne girişmeyen, huzursuz edip, üzdüğü kadar sizi eğlendirmesini heyecanlandırmasını bilen başarılı bir iş. Sadece bu mini dizi için dahi ( 22 dklık 8 bölüm) Prime üyesi olmaya değer. Bir şekilde izleyin derim çünkü TV ve online streaming hizmetleri için tasarlanacak olan sonraki nesil animasyon serilerinin kıyaslanacağı eser bu olabilir gibi bir his var içimde.

Yorum bırakın